31 Ağustos 2007 Cuma

Barın Adin ve Tuna

DÜNYA GÜZELLERİ!

Şu gülüşlerin güzelliğine bakar mısınız


1 Ağustos 2007 Çarşamba

bekle beni demiştim sana İZMİR

Daha dün arabada eve doğru giderken demiştim ki, hayatımda ters giden hiç bir şey yok çok şükür ama ben yine de bir değişiklik istiyorum. Bu monotonluktan, bu grilikten, bu tatminsizlikten kurtulmak istiyorum.
Yağmur sonrası toprak kokusunun tazeliği girsin hayatıma, yeni renkler görsün gözüm.
Sevdiklerimden ŞİMDİLİK uzaklaşmak olsa da sonu, yıllardır istediğim şey oldu sonunda!
Tekinin bundan sonra işe İzmirde devam etmesi teklifine olumlu verdiğimiz cevapla yeni bir dönüm noktasına daha geldik.
Konyadaydık, ablamın sayesinde Ankaralı olduk. O zamanlar da bunu istiyordum zaten. Konyadan kurtulmayı, kardeşlerimle yeni bir şehirde olmayı.
Şimdi ise Ankaranın Konyadan biraz daha büyük bir şehir olmasından başka bir farkının olmadığını öğrendiğim andan beri hayalini kurduğum şey gerçekleşti.
Hala korkuyorum, istediğim herşey hüsranla sonuçlanıyor diye. ama sanırım şans bu sefer benden yana.
Yani secrette denilenler doğru! Bir şeyi bu kadar çok istiyorsan bütün evren bunun olması için hizmete geçiyor sanki.
Umarım her şey çok güzel olur...

27 Temmuz 2007 Cuma

çıtırım çerezim çiçeğim böceğim

Ekinin resimlerinin her hakkı saklıdır, izinsiz kullanılamaz, kötü amaçlarla hiç kullanılamaz, nazar değenin de gözü çıksın...





























































































23 Temmuz 2007 Pazartesi

23 temmuz, seçimin ertesi sabahı

Sayfalarca seçim geyiği yapmayacağım, bilen biliyor ne denli üzgün olduğumu...
Ama oy veren herkes hakediyor çektiklerini, sadece onu diyebilirim. Ve Deniz Baykalın oturup düşünmesinin, ben naptım bu memlekete demesinin zamanının geldiğini...
Sabaha kadar hem çizdim, hem kitap okudum, hem seçim sonuçlarını izledim, hem de sıcaktan piştim.
Sabah Ekinle okula giderken aşağıda iki adam bekliyordu. Ekini ayy kuzu, kuzu diye sevdiler. Adamlar sigara içtiği için ters ters bakarak geçmiştim yanlarından oysaki. Ama Ekin benim yerime cevabı yapıştırdı:
Ben kuzu değilim ki yaa, me me mi diyorum , ben konuşuyorum...:)) süpersin sen Ekin!
Biz yolda giderken Ekinle hep bayrak bulma yarışı yaparız. Tabi bu aralar etrafta o kadar çok ve çeşitli bayrak vardı ki, Ekin de mecburen seçimi, oy vermeyi, parti bayraklarını, partilerin amblemlerini öğrendi. Hatta oy vermeye gittiğimizde uyuduğu için çok üzüldü, ben de oy verecektim dedi. O da akşam evde bir kağıdı katlayıp katlayıp götürmüş bir yerlere tıkmış (hala bulamadık oy sandığı neresi) geldi yanımıza ben oy verdim diye:)

Galatalılar anahtarı vermişler Fatihe...hala 13 temmuz

Bindiğimiz tramvayla Galata köprüsünün karşısına kadar geçiyoruz. Orada inip Galataya yürüyerek mi çıksak tünelden mi geçsek diye düşünürken, hadi yürüyelim, ara sokakları da kaçırmayız diyorum ben. Ama beni bilenler iyi bilir yön kavramımın sıfırın da altında olduğunu. Asla tutturamam doğru yönü. Bu huyumu bildiğimden ablamı da uyarmıştım oysa ki, ama takıldı benim peşime hiç etrafına bakmadan o da. Ben de aldım onu denize paralel cadde boyunca Galata kulesiyle alakası olmayan yönde yürüttüm. Ama öyle feci yerlerden geçiyoruz ki ben elimde olmadan işkilleniyorum. Tesisat malzemeleri, sususzluğun getirdiği modayla koca koca beyaz plastik su bidonları satılıyor ve adamlar bizi yiyecekmiş gibi bakıyor.
! km. mesafede turistik bir yer olduğuna inanamıyorsunuz. Sonunda haritaya bakmayı akıl ediyoruz ve yanlış yönde yürüdüğümüzü farkedip geri dönüyoruz. Bulduğumuz en uygun sokaktan içeri girip Galata kulesine doğru tırmanışa geçiyoruz. Ama o serin havada hem yokuşların hem de tedirginliğin verdiği stresle ter içinde kalıyoruz. Güya benim amacım arasokaklarda fotoğraf çekmek, kuleye yavaş yavaş yaklaşmaktı. Ne mümkün, kule cart diye tepemize dikiliverdi! Yürüyüş zevk olmaktan çıktı, işkenceye dönüştü.Bir daha maceraya atılmak yok böyle, herkes gibi biz de tünelden geçip, yukarıdan yürüyerek ineceğiz kuleye. Bir daha diyorum çünkü bu seferi saymadık, yukarı çıkamadık çok sıra vardı, tekrar gelicez.
Sanki köyden şehire gelmiş, hatta cehennemden cennete geçmiş gibiyiz. Bu kadar fark olur mu anlayamadım iki sokak arasında. O aşağı caddedeki malzeme satıcılarını taşıyamıyorlar mı başka bir bölgeye? Oranın turistik, insanların rahatca dolaşabildiği yerler olması gerekmiyor mu?
Neyse, biraz dinlendikten sonra İstiklal caddesine doğru yürüyoruz. Müzik evlerinin arasından geçerken, İstanbulun ne enteresan bir şehir olduğunu düşünüyorum. Sürprizlerle dolu olduğu kesin bi kere...
Caddeye varınca bildik kalabalık bizi iyice rahatlatıyor ve tekrar avare gezi stilimize dönüyoruz. Yolumuzun üstündeki iki kiliseye giriyoruz, ama içerisi o kadar banal ve ruhsuz, toz kokulu geldi ki bize, bi şey anlamadan çıkıyoruz. Ne resimler etkileyici, ne ikonalar güzeldi.
Pera Palasta bişeyler içelim, madem buradayız, atmosfere uygun bir yere oturalım diyorum ben, ama gerçekten şanssızım galiba, orası da tadilatta çıkıyor:( Bize de dışarıdan fotoğraf çekmek kalıyor. Yine de buluyoruz avizelerin sallandığı, eski deri koltuklarda şık masalarda çay içebileceğimiz bir yer, ama Ameikan kahvesi içiyoruz:S
Cadde boyunca yürüyerek, pasajlara girip çıkarak, zaman zaman duraklayıp atmosferin tadını çıkararak, alışveriş yaparak Taksim meydanına kadar yürüyoruz ve yolculuğumuzun sonunu eve gidiş otobüsünde uyuklayarak tamamlıyoruz.
Tadı damağımda kaldı İstanbulun.
Bir dahaki seferin planlarını yaptım bile. İstanbul Eylülde de nefis olur...

HAGIA SOPHIA

Kutsal Bilgelik anlamına geliyormuş Hagia Sophia. İlk adı ise "Ha Megala Ekklesia." Yani "Büyük Kilise. Ama hristiyanlıkta yapının kadına adanması yani dişil prensip için Sophia kelimesi sonradan eklenmiş. Sophia aynı zamanda da bilgelik, hikmet demek, ve İsa mesihin bir adı.
Sanırım Ayasofya hakkında birazcık bilgisi olan herkes biliyordur ki, bu Ayasofya ilk Ayasofya değil. Yapı ilkönce dikdörtgen ahşaptan yapılmış bir bazilikaymış, ayaklanma sonucu yakılıp yıkılınca yerine daha büyük başka bir kilise yapılıyor. O da yıkılınca son olarak İmparator Justinianus tarafından 560 lı yllarda 3. kilise yapılıyor. Müzenin girişinde soldaki koyun kabartmaları bu kiliseden kalma. Daha fazlasını araştırmaktan vazgeçiyorlar Ayasofyanın temellerine zarar vermemek için.
Ayasofya patrikhanenin kilisesi değilmiş, yani bir ibadet kilisesi değil, sadece imparatorun tac giyme kilisesiymiş.
O zamanlar savaşlarda ganimetler paylaşılırken imparatorun
malı imparatora, kilisenin malı kiliseye geçermiş kim kimi yendiyse. Bu yüzden burası direk Fatihin malı olmuş. Yalnız bir şart varmış, kutsal bir yeri alabilmek için sembolik bir para ödenmesi gerekirmiş, Fatih de bu parayı ödeyip sahibine, almış kiliseyi.
Hristiyanlıkta kilise ana rahmi gibi düşünülürmüş. Dış narteks döl yatağı, kilisenin içi rahim, en dipteki İsa ise ceninmiş. Bu yüzden hristiyanlar kiliseye her girdiklerinde yeniden doğduklarına inanırlarmış, dışarıda farklı hristiyan, içeride farklı hristiyan olmalarının nedeni buymuş. Ayasofyaya girişte soldan sağa boylu boyunca uzanan bir mermer koridor var. Tam ortadaki kapı imparatorluk kapısı, kapının üstünde bir mozaik var.Kapıların iki yanında da askerlerin nöbet tutmasından mermerler çukurlaşmış, İçeri girince mekanın heybeti karşısında etkilenecekken ortada heyula gibi dikilen guya kubbenin yıkılmasını engelleyen demir yığını yüzünden ikilem içinde kalıyorsunuz. İskeleyi görmezseniz, acaip etkileniyorsunuz. Ama hem iskele hem de ortadaki sergi pavyonu etkiyi azaltıyor. Ayasofyanın müze olduğunu bir an unutmuştum, Mevlana sergisini ve üst kattaki Ayasofya iç mekan fotoğraf sergisini görünce, aa evet buranın işlevi bu tabi dedim kendi kendime:)
İmparatorun tac giyme yeri de tadilatta, o yüzden onu yukarıdan görebiliyoruz ancak.Yukarıya çıkmak için bir rampayı tırmanıyoruz. Söylenene göre askeri malzeme taşıyabilmek için burası merdiven yerine rampa yapılmış.Yukarıda cennet ve cehennem kapısı denilen bir yerden başka bir mekana geçiliyor.
Yukarısı kadınların ibadeti için ayrılmış. Duvarlara asılan Allahın, peygamberin ve dört halifenin isimlerinin yazılı olduğu levhalar Osmanlı döneminden kalma. Ayasofyanın en güzel yanlarından biri de mozaikleri. Altın rengi mozaikler padişah tarafından hem dine saygıdan dolayı hem de korunması amacıyla alçı sıvayla kaplanmış. Günümüzde bu sıvalar temizlenebildiği kadarıyla temizlenmiş, altından enfes mozaikler çıkmış. Ama hepsi yarım. Üst kattaki moziklerden biri İsa, Meryem ve Vaftizci Yahyaya ait. Gerçi papalık uzmanı birinin söylediğine göre bu mozaik hristiyanlar için kritik bir anlam taşıyor çünkü üç figürün de boyları aynı, halbuki İsanın diğerlerinden üstte çizilmesi gerekirmiş. Ayrıca İsa hiçbir diğer İsa tipine benzemiyor. Yani burası tüm hristiyanlar için kutsal bir yer ama hac yeri de değilmiş.Diğer mozaiklerde ise kiliseye bağış yapan imparator ve karıları resmedilmiş. Parayı veren düdüğü çalar hesabı.
Tekrar alt kata inmeden fotoğraf sergisine de bir göz atıyoruz. Mevlana sergisi de gerçekten müthişti, semazenlerin dönmesinden esinlenilerek sanırım, döne döne geziyorsunuz sergiyi, ve çok güzel şeyler öğreniyorsunuz. Bir Konyalı olarak hala bilmediğim şeyler olduğunu gördüm sergiyi gezerken.
Savaş kapısı denilen kapıdan çıkarken karşıya konulan ayna sayesinde kapının üstündeki mozaiği de atlamıyoruz, bu çok hoş bir düşünce olmuş.
Dışarıya, gerçek hayata dönüyoruz, sırada Topkapı sarayının ön bahçesi var, saraya bu sefer girmeyeceğiz, gerçi şimdiye kadar hep aynı rutinde gezdim, bu sefer kitapla gezecektim ama burayı da elemek zorundayız.
Aya Iriniden dışarıya prova yapan orkestranın sesleri geliyor, yeşil bahçede hoş bir dinginlik hissi var. Darphanenin kenarındaki kapıdan arka sokağa çıkıyoruz. Darphanede de çok görmek istediğim bir sergi var, ama malesef hepsini aynı günde yapmamız imkansız.Soğukçeşme sokağının yanından geçip gidiyoruz, çünkü orayı da bir kaç defa gezmiştim daha önceden. Aslında şimdi girmediğime üzüldüm çünkü fotoğraf çekmek çok zevkli orada, ve benim elimde dijital fotoğraflar yok Soğukçeşme sokağına ait. Neyse, gün bitmedi, yine gideriz:) Çok zevkli bir yer o sokak, gitmeyenlerin kesinlikle görmesi gerekiyor, Topkapı sarayının tam arka duvarında, eski Türk evleri restore edilmiş, restoran, otel olarak hizmet veriyorlar.Bugünlük Sarayburnunda işimizi tamamlıyoruz. Sırada Galata Kulesi ve İstiklal caddesi var.


19 Temmuz 2007 Perşembe

antik merkez, Istanbul 13 temmuz

İşte 2 tarih meraklısı kafadar:)
Sabah yine vapurla Eminönüne geçip, tramvayla Sultanahmet meydanına gelerek başlattık tarih gezimizin ilk etabını.
Romayı bir günde gezebilmiştik ama burayı bitiremeyeceğiz malesef. Gerçi Romada da gezmeye kalksaydık detaylı bir şekilde, orası da bitmezdi. Ama İstanbula tekrar gelebileceğim için bazı bölümleri sonraya bırakıyorum. Mesela Balattaki Kariye Müzesi, Bulgar Kilisesi ve çevresindekiler başka bir sefer gezilecek. Surlar, eski Bizans saray kalıntıları yine başka bir gezi konusu. Anadolu yakasındakileri baştan iptal ettik ama hem Anadolu hem Avrupa yakası kıyı gezisi de yapacağım birdahaki sefere.
Şimdiye kadar Topkapı sarayını belki 6 kez, Dolmabahçe sarayını 3 kez, Yerebatan Sarnıcını, Yıldız parkındaki köşkleri birer kez, bazı müzeleri birer kez gezmeme karşın hep dağınık dağınık oldu bu geziler.
Bu sefer düzenli bir tur peşindeyiz, ama vakit ne kadarına yetecek bilinmez tabi.
Tramvay, Sultanahmet durağına gelmeden az önce köşeyi dönerken bir su kulesinin yanından geçiyor. Bu kule eski Bizans döneminde zafer kapısı olan Milliondan kalma bir parçaymış ve yanlış hatırlamıyorsam yol mesafeleri buradan ölçülürmüş. Sultanahmet meydanı Bizans döneminde at yarışlarının yapıldığı hipodromun olduğu yer. Battal Gazi kitap serisini okuyanlar iyi bilirler, çok adı geçerdi o kitaplarda hipodromun. Bin yılı aşkın süre Bizans kentinin merkezi olmuş bu hipodrom, sonraları ortaya şimdiki dikilitaşı ve sütunları koydurmuş imparator, kent güzelleşsin diye. Hipodrom yıkılınca da geriye sadece bu anıtlar kalmış. Romadaki gibi burada da dikilitaşımız çıkıyor gezimizin başında karşımıza:)3 adet dikilitaş var burada. Birinin üzerindeki hiyeroglifler gayet net, biri demirden yapılmış kıvrıla kıvrıla çıkan şimdi yılan başlarının kayıp olduğu yılanlı sütun, diğeri de taştan örülmüş, zamanında üzeri tunçla kaplı olan ama haçlı seferleri sırasında tunç levhaların söküldüğü söylenen örme sütun.
Sultanahmet meydanının olduğu yerde eskiden büyük saray varmış, kolonlu çok büyük bir avlusu olan saraydan günümüze kalabilmiş mozaikleri görmek için caminin arka tarafındaki arastadan girilebilen mozaik müzesine gidiyoruz. Arastada tipik turistik mallar satılıyor;halı, kilim, deri, boncuk vs. Çok otantik bir havası var, ama küçük. Müze de terk edilmiş gibi, bizden başka sadece bir çift daha vardı koca müzede, düşünün yani. Ama mozaikler çok güzeller, hele ki yapıldığı zamanı düşününce büyüleniyorsunuz, o kadar küçük taşlarla öyle güzel gölgelendirmeler falan yapmışlar ki. Hristiyanlık öncesi çağa aitlerdi sanırım çünkü hiç bir dini motif yoktu. Sadece hayvan ve insan figürleri. Keçi ayaklı pan ve flütünü gösteren mozaiği özellikle arayıp bulduk, ilgimizi çektiğinden. ayrıca duvarlarda mozaik müzesinin nasıl oluştuğunu, arkeolojik çalışmaları, mozaiklerin anlamlarını, eski sarayın planlarını açıklayan çok güzel çerçevelenmiş yazılar vardı. Zaman yetersizliğinden çok hızlı okumak zorunda kaldık ama yine de çok aydınlatıcı oldu. Ben görmedim ama Harika hem Zeugmayı hem de Antakyadaki müzeyi görmüş, Buna rağmen çok etkilendi mozaiklerden.
Sultanahmet Meydanı adını 6 minareli heybetli Sultanahmet camisinden, o da Sultan 1. Ahmetten alıyor. Söylendiğine göre padişah altın kazmayla caminin temelinde çalışmış. Şansımıza tam cuma namazı vakti olduğundan caminin içine giremiyoruz. Avluya girip bir kaç kare fotoğraf ancak çekebiliyoruz.
Meydanin yaklasik yüz yil önceki halini 8 Ocak 1939 tarihli Aksam gazetesinde Sermet Muhtar Alus soyle anlatmış: “Ayasofya’nin dis avlusundaki caddenin karsisindaki sira sira kahvelerde iskemle çürütenlerin hemen hepsi de yobaz güruhu ve ipsiz sapsizlardi. Sultanahmet Meydani’nda park, tarh, yesillik, parmaklik ne gezer?.. Önünde salas bir çati, adi Millet Bahçesi. Karsisindaki tas mektep de inas rüsdiyesi. Bacak kadar yavrucuklar baslarinda basörtüler, sirtlarinda yeldirmeler, ellerinde gergefler, tasinip dururlardi.”Alman Imparatoru II. Wilhelm’in Istanbul’u ziyareti anisina insa edilen çesmenin, 1901 yilindaki açilis için yapilan düzenlemesinde, Sultanahmet Meydani agaçlandirilir. Bu agaçlarin dallari 1919 yilinin 23 Mayis günü kirilma tehlikesiyle karsi karsiya kalirlar. Elbette bir bahar gününde dallari tehdit eden kar yagisi degildir. O gün, on binlerce Istanbullu, Izmir’in isgalini protesto etmek üzere Sultanahmet Meydani’nda toplanmistir. Agaç dallarina dek meydanin her yerinde igne atsan yere düsmez bir kalabalik vardir. Kürsüde konusan da Halide Edip Adivar’dan baskasi degildir. Meydan, emperyalizme karsi Istanbul’daki ilk mitinge kollarini açmis olmasiyla da tarih sayfalarindaki essiz yerini almistir.
Sultanahmet camisinden ayrılıp Ayasofyaya yönleniyoruz, öğle yemeğimiz meydandaki mısırcıdan aldığımız haşlanmış mısırlar:) Her zaman favorim olmuştur.
Ayasofya...
O kadar çok söylenecek şey var ki Ayasofya hakkında. Ben en iyisi ona ayrı bir başlık açayım, bu yazıyı da kilometrelerce uzatıp canınızı sıkmayım.