22 Aralık 2007 Cumartesi
20 Aralık 2007 Perşembe
Melbourne’a tepeden bakmak
Ajda, Serra, Şansel, Ekin, ben ve kuzen.
Şehir kaldığımız yerden yarım saat uzaklıkta falan. Eğer tren ya da otobüs kullanıyorsan bir buçuk saate çıkıyor bu süre. Şehirde eskiden Rielto diye bir bina varmış, herkes çıkar ordan seyredermiş şehri. Ama yeni bir bina yapılmış bir sene önce, Skytech adı. Şimdi her gelen turist illaki çıkıyor binanın tepesine.
Bina 88 katlı, daha doğrusu şehri seyretmek için çıktığımız kat 88. kat. Üstünde bir kaç kat daha vardı. Asansör o kadar katı sanırım 10 saniyede falan çıkıyor. Ciddi bir basınç hissediyorsunuz kulaklarınızda. Eski patronumun kulakları çınlasın, evine 2 kat çıkan hidrolik asansör yaptırmıştık, 25 saniyede çıkıyor diye kızıyordu, haklıymış demek. Adam görmüş geçirmişJ
Kulaklarımız patlayacak gibi olduğunda ve vücudumuzdan bir basınç dalgası geçtiğinde anlıyoruz asansörün çalıştığını, bir de ışık hızıyla geçen rakamlardan.
Burada herşey ucuz genelde, doğal sebze meyve ve giriş paraları hariç. Müze, akvaryum, hayvanat bahçesi, seyir binası gibi yerlerin girişleri hele de biraz kalabalıksanız ciddi rakam tutuyor. Bir daha Türkiyedeki müzelere söylenmeyeceğim.
Yukarı çıkıp da yere kadar inen camlardan maket gibi görünen şehre bakınca parayı falan unuttum tabi. Enfes, büyüleyici bir manzara.
Binanın dört tarafına dolana dolana, şehrin önemli binalarına doğru çevrilmiş kocaman dürbünlerle seyrede seyrede gezdik önce. Nehir, etrafına son 10 senede yapılmış modern binalarla çevrilmiş. Daha önceden fabrikalar, depolar, antrepolar varmış ve çok kötü görünürmüş. Zaten tarihi toplam 200 yıllık olan ülkede, şehir de çok yeni. Halamlar ilk geldiği zamanlarda doğru düzgün koltuk, kanepe, kıyafet dahi bulunmazmış. Ama çok hızlı bir ilerlemeyle şu an herşeyi bulmak mümkün hale gelmiş şehirde.
Tenis kortlarının hemen yanında yüzme tesisleri var. Bu dalda da iddialı Australia.
Ve şehirde ciddi büyüklükte alanlar işgal eden parklardan birinin içinde bulunan kocaman bir Anzak anıtı. Oraya da gitmeyi koydum kafama.
Yukarıda gezerken caddelerin ve köprülerin isimlerini, bazı binaları ben söyledim yine Bülent abime. Harita merakım sayesinde yön kavramım da gelişiyor artık. Eskiden en zorlandığım konuydu yönler ve ölçekler. Şimdi yavaş yavaş öğreniyorum.
Sonra binanın en özellikli ve ilginç kısmına geliyoruz.
2x3 m. Ebadında camdan yapılmış bir odaya giriyorsunuz. Cam buzlu cam, yeşilimsi renkte, girince hiçbir yer görünmüyor. Sonra acaip bir gürültüyle oda binadan dışarı kaydırılıyor. Yani enine hareket eden asansör gibi. ^m.lik hareket tamamlanınca korku filmlerindeki gibi bir müzik-ses çıkıyor. Ta ta ta taaaaaam gibi bir efektin sonunda buzlu cam birden şeffaf cam haline geliyor. Yan duvarlar ve ayaklarınızı bastığınız yer cam düşünün. Birden bire altınızda 88 katlık bir boşluk var ve siz havada asılısınız. Çok eğlenceli ve heyecan vericiydi.Ajda ve Serra korktular, bir yandan gülüp bir yandan yanlara kaçıyorlardı. Onlar öyle yaptıkça camın üstünde koşturup duran Ekin de korkmaya başladı. Odadan çıkmadan önce toplu fotoğrafımızı çekiyor tavandaki kamera, dışarı çıkınca isteyen alsın diye. Tam fotoğraf çekilirken ekin korkup başını gömdü kucağıma, şanssızlık işte.
Camın birden bire şeffaflaşmasının sırrı camlara elektrik verilmesiymiş. Çok kalınmış camlar biz göremiyorduk gerçi. Mesela Bülent abim dışardan bizim fotoğrafımızı çekmiş, bulanıktı ama biz heryeri yansıma olmaksızın, ve mercek gibi küçültüp büyütmeden çok net görebildik.
Çok nefis bir deneyimdi.
Aşağı inip Crown Casinoda birşeyler yedikten sonra hemen önünden tekneye binip Yarra Riverda gezdik.
Melbourne’da dünyadan göçmen işçi alınan yıllarda işçiler flat denilen apartmanlara yerleştirilmiş. Sonra o insanlar diğer Oziler gibi para kazandıkça şehrin dışındaki bahçeli evlere taşınmışlar. Uzun süre şehirde işyeri dışında hiç bir bina yokmuş. Şimdilerde insanlar tekrar şehirlerdeki site tarzı, altında sosyal ve spor tesisleri olan konforlu apartmanlara taşınıyorlar. Rezidans tarzı yapılan, son derece lux bu apartmanların çoğu nehir kenarında. Fiyatlar dudak uçuklatan cinsten. Çoğunun son bir kaç katı penthouse tarzı yapılıp kocaman lux konutlar oluşturulmuş. Manzaraları müthiş. Nehir ve kocaman yeşil parklar. Binalar da son derece modern. Tüm bu binalar şehri modern ve etkileyici yapmış.
Nerden nereye geldim. Diyecektim ki soccer oynanan Telstra Dome denilen stadyumun önünden geçerken Bülent abimin anlattığına göre soccer eskiden en sevdikleri futbolmuş. Ama geçen yıl dünya kupasına katıldıktan sonra özellikle, bizim bildiğimiz futbol şu anda çok moda. Hatta Ajda dedi, seni futbol maçına götüreyim diye, aman dedim eksik kalsın! Burda insanlar yeni merak deli gibi futbol maçına gidiyorlar. Hatta çoğu zaman stardyum çevresindeki kalabalık yüzünden trafik kilitlenirmiş şehirde.
Nehirdeki tekne gezintisinin ardından eve dönüyoruz. Herşey çok güzel, modern ama en eski tarihi köprüleri mesela 1889 yılından kalmaydı. Yani şehirde ruh yok. İstanbul bir kere daha özletti kendini. İnsanların orayı neden bu kadar sevdiklerini anlıyorum, boğazın güzelliği yok bence hiçbir yerde. Eskiyle yeninin oluşturduğu tezat, baharat ve deniz kokusunun karışımı, gökdelenlerle cami minarelerinin yanyana görüntüsü...
Akşam yemeği için cuzi bizi Frankstonda deniz kenarında bir restorana götürdü. Hayatımda bu kadar hızlı servis ve bu kadar ilgili personel görmedim. Üstelik de çok çok ucuzdu. Ne olduğu dekorayonundan hiç anlaşılmıyordu ama yemeklere bakınca İtalyan restoranı olduğunu anladık.
Bir kişilik servisle çok rahat 4 kişi doyabildiğinden her şeyden ikişer adet aldık ve sonunda 3 paket yapmak zorunda kaldık. O kadar bol ve o kadar ucuz!
Spagetti, risotto, ravioli, sarımsaklı ekmek ve deniz ürünleri tabağından oluşan menümüz de acaip lezzetliydi.
Yemeğin ardından deniz kenarında kumlarda yaptığımız yürüyüşle günü noktaladık. Yorucu ve doyurucu bir gündü.
Australian Open Tenis turnuvasının yapıldığı kortlar
Yesh its for u
13 Aralık 2007 Perşembe
Gunler gecip gidiyor...
Ben hala yerimde sayiyorum.
Gerci burada bulunmak bile baslibasina bir egitim, bir kazanc ama yine de daha fazla sey yapmak, daha dolu dolu yasamak isterdim buralari.
Ama cuzinin isleri cok yogun, gunluk geziler disinda henuz bir sey yapamiyoruz.
Ben de calisiyorum zaten.
Onceki gun burada bir cicek-bitki-agac satis yerine ve cin marketine gittik. Kameramin sarji bittiginden fotograflar bir dahaki sefere.
Cicek satis yeri dediysem ufak bir sera dusunmeyin. Sadece bakmak icin bile 3-4 saate ihtiyaciniz olan bir yer. Eger incelemek istersen tum gun yetmez. Benim favorim tropikal bitkiler, kaktusler ve bonsailerdi. Acan cicekler bana cok cazip gelmiyor, ama sinek kapan cicekler, orkideler, turlu sekillerdeki kaktusler, yagmur ormani bitkileri cok cok ilgincti. Ozellikle de bonsailer. Muhtesemdiler.
Bir zamanlar ablam hangi aktiviteyi yapacagini sasirdigi gunlerde bonsai kursuna gitmisti, o zamanlarda ben de bir seminere katilmistim, az bucuk bilgim var bonsailer hakkinda. En azindan ne kadar zahmetli bir ugras oldugunu biliyorum, bu yuzden oradaki bonsaileri gorunce cildirdim. O kadar guzel, o kadar buyuk(yani kucuk) ve o kadar coktular ki.
Kesinlikle fotografini koyacagim buraya.
Kaktusler de superdi, bu kadar cok cesidini gormemistim bir arada.
Keske kilo sorunu olmasa da gordugum her ilginc seyi getirebilsem oraya.
Ardindan gittigimiz bir cin mahallesi ve marketi=pazari beni bir anda Melbournedan Cinde biryerlere gitmisim gibi hissettirdi.
Etrafta herkes hersey cekik gozluydu.
Eskiden Japonlarla Cinlileri ayiramazdim birbirinden soylemesi ayip. Ama simdi(sadece burada degil oncesi var) hem onlari ayirabiliyorum hem de Tay-Singapur-Malezya- Asyanin degisik yerinden insanlari.
Gittigimiz mahallede yazilar bile ingilizce degildi. Girdigimiz dukkandaki kitaplardan tutun da konusulan dile kadar hersey cinceydi.
Zaten burada bizimkinden de yaygin bir cin mali satisi var. Her sey cinde uretiliyor, kendi mallari bile, ve cogu insan Asyali, uzakdogulu yani.
Aslinda sehirde de Chinatown var, ama burasi sanirim daha cok yasadiklari yer. Zaten Turk mahallesi de var, Grek de, Cin de, Italyan da. Kucuk bir Amerika gibi burasi da, tek fark asla irk ayrimi yapilmasina izin verilmiyor burada. En buyuk suc ve ayiplardan birisi.
Cin marketindeki en ilginc sey hayatimda gormedigim cesitlilikteki otlar ve meyvelerdi, ama daha cok ot. Onlarin hepsini denemeyi isterdim bir otsever olarak.
Ve tabiki denizden cikmis herturlu bortu-bocek-yaratik.
Sanirim sumuklu bocek ve cekirgemsi bir bocek haric onlarin da hepsini yerim;)
Ozellikle yengeclerin coklugu ve buyuklugu buyuleyiciydi. Ama istakoz burda da pahali. Karides bize gore cok daha ucuz ve jumbo. Simdiden bir kac kere yedik zaten. Baliklar da cok cesitliydi. Dun aksam tamamen kilciksiz, kocaman filetolar halinde bir balik yedik, nefisti.
Dun de Melbourne Art Gallery'ye gittik
. Turkiyedeki sanat ve tarih zenginliginden sonra buradaki hersey bana yeni ve yavan geliyor aslinda ama yine de guzeldi.
Biz daha cok Avrupa ve Asya sanatini, tarihini goruruz orada. Burada da tabiki yine uzakdogu sanati ve tarihi vardi musede, bir de Ingiltere.
Avrupa sanati demisler bir bolume ama Avrupadan anladiklari sadece Ingiltere. O da uc bes mobilyayla biraz da resim.
Sonra yuruyerek Chinatowna gidelim dedik, ama x-mas oncesi heryer o kadar neseli, renkli ve ilgincti ki, onlara bakmaktan, incelemekten aksami yaptik yollarda. Bir sonraki sefere kaldi artik Chinatown.
Bu arada burada hazir cok ve cesitli bulmusken her ulkenin mutfagini denemeye calisiyorum.
Belki yediklerim en guzelleri degildi bilmiyorum ama simdiye kadar susi haric hicbir yemegi sevmedim. Kesinlikle turk yemekleri en guzeli.
Ama turk yemegi derken kebaptan bahsetmiyorum, damak tadi sadece.
Bir sonraki gezide gorusmek uzere...
Gerci burada bulunmak bile baslibasina bir egitim, bir kazanc ama yine de daha fazla sey yapmak, daha dolu dolu yasamak isterdim buralari.
Ama cuzinin isleri cok yogun, gunluk geziler disinda henuz bir sey yapamiyoruz.
Ben de calisiyorum zaten.
Onceki gun burada bir cicek-bitki-agac satis yerine ve cin marketine gittik. Kameramin sarji bittiginden fotograflar bir dahaki sefere.
Cicek satis yeri dediysem ufak bir sera dusunmeyin. Sadece bakmak icin bile 3-4 saate ihtiyaciniz olan bir yer. Eger incelemek istersen tum gun yetmez. Benim favorim tropikal bitkiler, kaktusler ve bonsailerdi. Acan cicekler bana cok cazip gelmiyor, ama sinek kapan cicekler, orkideler, turlu sekillerdeki kaktusler, yagmur ormani bitkileri cok cok ilgincti. Ozellikle de bonsailer. Muhtesemdiler.
Bir zamanlar ablam hangi aktiviteyi yapacagini sasirdigi gunlerde bonsai kursuna gitmisti, o zamanlarda ben de bir seminere katilmistim, az bucuk bilgim var bonsailer hakkinda. En azindan ne kadar zahmetli bir ugras oldugunu biliyorum, bu yuzden oradaki bonsaileri gorunce cildirdim. O kadar guzel, o kadar buyuk(yani kucuk) ve o kadar coktular ki.
Kesinlikle fotografini koyacagim buraya.
Kaktusler de superdi, bu kadar cok cesidini gormemistim bir arada.
Keske kilo sorunu olmasa da gordugum her ilginc seyi getirebilsem oraya.
Ardindan gittigimiz bir cin mahallesi ve marketi=pazari beni bir anda Melbournedan Cinde biryerlere gitmisim gibi hissettirdi.
Etrafta herkes hersey cekik gozluydu.
Eskiden Japonlarla Cinlileri ayiramazdim birbirinden soylemesi ayip. Ama simdi(sadece burada degil oncesi var) hem onlari ayirabiliyorum hem de Tay-Singapur-Malezya- Asyanin degisik yerinden insanlari.
Gittigimiz mahallede yazilar bile ingilizce degildi. Girdigimiz dukkandaki kitaplardan tutun da konusulan dile kadar hersey cinceydi.
Zaten burada bizimkinden de yaygin bir cin mali satisi var. Her sey cinde uretiliyor, kendi mallari bile, ve cogu insan Asyali, uzakdogulu yani.
Aslinda sehirde de Chinatown var, ama burasi sanirim daha cok yasadiklari yer. Zaten Turk mahallesi de var, Grek de, Cin de, Italyan da. Kucuk bir Amerika gibi burasi da, tek fark asla irk ayrimi yapilmasina izin verilmiyor burada. En buyuk suc ve ayiplardan birisi.
Cin marketindeki en ilginc sey hayatimda gormedigim cesitlilikteki otlar ve meyvelerdi, ama daha cok ot. Onlarin hepsini denemeyi isterdim bir otsever olarak.
Ve tabiki denizden cikmis herturlu bortu-bocek-yaratik.
Sanirim sumuklu bocek ve cekirgemsi bir bocek haric onlarin da hepsini yerim;)
Ozellikle yengeclerin coklugu ve buyuklugu buyuleyiciydi. Ama istakoz burda da pahali. Karides bize gore cok daha ucuz ve jumbo. Simdiden bir kac kere yedik zaten. Baliklar da cok cesitliydi. Dun aksam tamamen kilciksiz, kocaman filetolar halinde bir balik yedik, nefisti.
Dun de Melbourne Art Gallery'ye gittik
Biz daha cok Avrupa ve Asya sanatini, tarihini goruruz orada. Burada da tabiki yine uzakdogu sanati ve tarihi vardi musede, bir de Ingiltere.
Avrupa sanati demisler bir bolume ama Avrupadan anladiklari sadece Ingiltere. O da uc bes mobilyayla biraz da resim.
Sonra yuruyerek Chinatowna gidelim dedik, ama x-mas oncesi heryer o kadar neseli, renkli ve ilgincti ki, onlara bakmaktan, incelemekten aksami yaptik yollarda. Bir sonraki sefere kaldi artik Chinatown.
Bu arada burada hazir cok ve cesitli bulmusken her ulkenin mutfagini denemeye calisiyorum.
Belki yediklerim en guzelleri degildi bilmiyorum ama simdiye kadar susi haric hicbir yemegi sevmedim. Kesinlikle turk yemekleri en guzeli.
Ama turk yemegi derken kebaptan bahsetmiyorum, damak tadi sadece.
Bir sonraki gezide gorusmek uzere...
3 Aralık 2007 Pazartesi
ekinin sacini fonledik
1 Aralık 2007 Cumartesi
26 Kasım 2007 Pazartesi
Aussie...
Yapışık sinekler
Kocaman denizanaları
Küçücük çocuklarda röfleli saçlar
Dev boyutlarda yemek servisleri
13-14 yaşında sanki 20 yaşındaymış gibi görünen ve yaşayan çocuklar
Otobüssüzlük-vasıtasızlık
İnsansız sokaklar
Her yerde koşan insanlar
P grubu ehliyet...
Kocaman denizanaları
Küçücük çocuklarda röfleli saçlar
Dev boyutlarda yemek servisleri
13-14 yaşında sanki 20 yaşındaymış gibi görünen ve yaşayan çocuklar
Otobüssüzlük-vasıtasızlık
İnsansız sokaklar
Her yerde koşan insanlar
P grubu ehliyet...
Ozi...
Burada insanlar her kelimeyi öyle güzel değiştiriyorlar ki...
Mesela Aussie Australlia demek, her yerde bu yazıyor.
Sütün üstünde light yazacak yerde lite yazıyor.
Daha bir sürü örnek var bunun gibi, konuşmaları da değişik, yavaş yavaş alışıyorum gerçi.Ekin de onlar gibi konuşmaya başladı; kam hiya Vinilya(come here Vanilla), müv (move) gibi.
Dün 30 kişi kadar toplanmış(Herpsi Türk) bbq partisi yapıyorduk. Birisi Ekine ingilizce bilip bilmediğini sordu. Bizimki başladı hemen ben ingilizce biliyorum, one two three four five six seven eight nine ten, bak gördünmü biliyorum dedi.
Bugün ilk kez okyanusa dokundumJ
Hava sabahları genelde kapalı oluyor ama öğleden sonraları sıcak bastırmaya başladı yavaş yavaş. Biz de bugün kumsalda yürüyüşe gittik şortlarımızı giyip. Giderken spor ayakkabımı giyecektim, hayır flip floplardan giy, kumda yürücez dediler. Bindik arabaya, deniz kenarında bir yere parkettik, terlikleri de çıkarıp indik arabadan. Kural buymuş, sahile kadar çıplak ayak yürüyüp, başladık kumda yürümeye. Çook güzeldi...
Burada her zaman esen bir rüzgar var, sanırım rüzgarsız hava hiçbir zaman yok.
Kumlarda milyonlarca minik deniz kabuğu ve birkaç adımda bir jellyfish vardı. Hiç denizin dışındayken görmemiştim bu hayvanları, yarın fotoğrafını çekeceğim. Neye benzediğini söylemeye utanıyorum, artık kendiniz benzetirsiniz.
Sonra derin derin çektim içime okyanus nefesini, çok müthiş bir duygu suya dokunmak. Her zaman her yerde dünyadaki en güzel şeyin su olduğunu düşünmüşümdür. Ayaklarım sudayken, mis gibi havada yürürken müthiş bir doyum hissdiyordum, nefisti.
İskeleye (pier) kadar yürüyüp döndük, yaklaşık 1 saat tuttu. Sonra dönüşte Ekinle Vinilayı gezdirmek için çıktık bu sefer de. Evlerde yavaştan christmas süslemeleri başlamış. Adamın biri abartıp bahçesine adam boyu geyik, kızak, nole baba heykelleri koymuş. Son aya çok renkli görüntüler olcakmış bahçelerde. Sizinle paylaşıcam fotoğraflarını.
Gündüz yanarken akşamüstü tekrar donmaya başladık.
Buranın da kızlarına güven olmaz demek diyor bir arkadaşımJ
Mesela Aussie Australlia demek, her yerde bu yazıyor.
Sütün üstünde light yazacak yerde lite yazıyor.
Daha bir sürü örnek var bunun gibi, konuşmaları da değişik, yavaş yavaş alışıyorum gerçi.Ekin de onlar gibi konuşmaya başladı; kam hiya Vinilya(come here Vanilla), müv (move) gibi.
Dün 30 kişi kadar toplanmış(Herpsi Türk) bbq partisi yapıyorduk. Birisi Ekine ingilizce bilip bilmediğini sordu. Bizimki başladı hemen ben ingilizce biliyorum, one two three four five six seven eight nine ten, bak gördünmü biliyorum dedi.
Bugün ilk kez okyanusa dokundumJ
Hava sabahları genelde kapalı oluyor ama öğleden sonraları sıcak bastırmaya başladı yavaş yavaş. Biz de bugün kumsalda yürüyüşe gittik şortlarımızı giyip. Giderken spor ayakkabımı giyecektim, hayır flip floplardan giy, kumda yürücez dediler. Bindik arabaya, deniz kenarında bir yere parkettik, terlikleri de çıkarıp indik arabadan. Kural buymuş, sahile kadar çıplak ayak yürüyüp, başladık kumda yürümeye. Çook güzeldi...
Burada her zaman esen bir rüzgar var, sanırım rüzgarsız hava hiçbir zaman yok.
Kumlarda milyonlarca minik deniz kabuğu ve birkaç adımda bir jellyfish vardı. Hiç denizin dışındayken görmemiştim bu hayvanları, yarın fotoğrafını çekeceğim. Neye benzediğini söylemeye utanıyorum, artık kendiniz benzetirsiniz.
Sonra derin derin çektim içime okyanus nefesini, çok müthiş bir duygu suya dokunmak. Her zaman her yerde dünyadaki en güzel şeyin su olduğunu düşünmüşümdür. Ayaklarım sudayken, mis gibi havada yürürken müthiş bir doyum hissdiyordum, nefisti.
İskeleye (pier) kadar yürüyüp döndük, yaklaşık 1 saat tuttu. Sonra dönüşte Ekinle Vinilayı gezdirmek için çıktık bu sefer de. Evlerde yavaştan christmas süslemeleri başlamış. Adamın biri abartıp bahçesine adam boyu geyik, kızak, nole baba heykelleri koymuş. Son aya çok renkli görüntüler olcakmış bahçelerde. Sizinle paylaşıcam fotoğraflarını.
Gündüz yanarken akşamüstü tekrar donmaya başladık.
Buranın da kızlarına güven olmaz demek diyor bir arkadaşımJ
22 Kasım 2007 Perşembe
Kangurular diyarından...
Son derece maceralı yolculuğumuzun ardından bir gün gecikmeli olarak ulaştığımız Melbournedan herkese merhaba,Başımıza gelenleri anlatarak sıkmayacağım sizi ama şunu söyleyebilirim ki, bir daha Emiratesle yolculuk yapmayı da Dubaiye gitmeyi de istemiyorum, asla.
Ama, asla asla deme...
Hani derler ya yediğin içtiğin senin olsun, bize gördüklerini anlat diye, ben de öyle yapıyorum:
Ama şunu da söylemeden geçemeyeceğim, cuzi (kuzen Filiz) dün marketten bir geldi, bütün markalar Türk! burada orada olan herşey var, hem de türkçe:)
Her zamanki gibi gideceğim yeri önceden araştırdığım için çok fazla yabancılık çekmedim burada.
Belki beni şaşırtan ya da enteresan bulduğum birkaç şey var sadece.
Gerçi henüz gezemedim çünkü geldiğimiz günün ikindininden beri yağmur yağıyor ve hava soğuk ama yine de gözüme çarpanlar var.
Birincisi çok yakın çok yakın diye bahsettikleri mesafeler en azından 20-30 km.
İstanbulda da böyle diyorlar biliyorum, burada oradan farklı olan mesafe uzasa da trafik derdi olmadığından sürenin uzamaması, ancak sabah ve akşamları cuzilerin evinin önündeki yolda çok ağır giden bir trafik de olmuyor değil.
En alışamadığım ve alışamayacağım şey direksiyonun sağda olması tabiki, her zaman sola bindiğimde arabalar bana çarpacak sanıyorum, ters yola girdik sanıyorum.
Yine enteresan bulduğum şey hiç kimsenin hiç bir kuralı bozmaması.
Markete giriş yönü, aldığını yerine koymak, trafikte tam yaya çizgisinde durmak, hatta sarı yanıp sönerken durmak gibi bizim asla uygulamadığımız kurallar burda son derece dikkat edilesi kurallar.
Biz alışık değiliz kurallara uymaya haliyle garip geliyor.
bir de çok enteresanıma giden şey bahçeler evler herşey çok şık ve güzel olmasına karşın fazla fonksiyonel detaylara sahip.Bahçelerde ağaca benzeyen kocaman demirden çamaşırlıklar asılı mesela.Evdeki ufak tefek detaylar son derece fonksiyonel, malzeme kaliteli ama hafif, basit duruyor.Bu konuda fotoğraflı detaya giricem sanırım sonradan.
Hava da bir garip buralarda, geldiğimiz gün çok sıcaktı ve klima çalıştırdık, hatta valiz kaybolduğundan gittik ekine birsürü kıyafet aldık. sonra yağmur yağdı ve hooop 15 derece oldu, aldıklarımız da boşa gitti, giyemedi henüz hiçbirini. Biz de ekinin yeni arkadaşı mertten kışlık bişeyler istedik, şimdi evde ısıtıcı çalışıyor. Dolayısıyla mehlika henüz gezmeye başlayamadı.
Bir de Ekinle Merti anlatayım
Mert tek kelime turkçe bilniyor, Ekin de 30*-40 kelime ingilizce biliyor ama öğrettiklerimiz günlük hayatta kullanacağı şeyler değilmiş malesef.
Buna rağmen dakikasında oynamaya başladılar. Ekin ne kadar canavarsa Mert de o kadar sakin bir çocuk, sürekli gülümsüyor ve gözlerini kocaman açıp bakıyor.
Bir süre sonra manzara şuydu:
Ekin eline kocaman bi kılıç almiş, guya sinek öldürcem diye heryere çat çat indiriyo, Mert sinmiş perdenin arkasına saklanarak ekini izliyor.
Biraz sonra Ekin önden koşturuyor, .mert takip edince de dönüp bağırıyor beni takip etme diye.
Mert de annesine soruyor, ekin neden beni sevmedi anne?
Cadı kızım heryerde cadılığını gösteriyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)