10 Şubat 2008 Pazar

Veee Sydney...













Avustralyaya gidip de Sydneye gitmemek olmaz di mi?Biz de son anda ayarlayıp cuzi, ben ve cuzimin iki arkadaşı daha dört kız, çocuksuz bi şekilde attık kendimizi Sydneye.Sydneyin en hareketli, en merkezi yeri Darling Harbour. Biz de her yere yürüyerek gidebilelim diye oradan çok süper bir otel ayarladık.
Cumartesi akşam oradaydık, hemen otele yerleşip Sydneye gecelerine uzanalım dedik, ama bizden geçmiş:) Bir biradan sonra pilimiz bitti, yine de tüm limanı dolaşıp öyle geldik odaya. Şansımıza o gece Fransızların şovlarının olduğu özel bir gece varmış, muhteşem bir havai fişek gösterisi izledik.
Ertesi gün sabah erkenden ben akvaryum ve wild life parka gittim, kızlar uyumayı tercih ettiler:) Tabi onlar hem çok gelmişler, hem bir daha gelecekler, ama benim ilk ve son görüşümdü belki de oraları.
Akvaryum müthişti, Melbournedakinden daha büyük, büyüleyici bir yerdi. Oturup saatlerce balıkları izlemek, daha da fazlası akvaryumun içinde bir balık olmak istedim. Muhteşemdi.Wild life park da o kadar ufak gibi görünen bir alanda, çok başarılı bir düzenlemeyle, Avustralyada yaşayan tüm hayvanları görebileceğimiz, dokunabileceğimiz bir yerdi. Kendimi zorlayıp koca bir böcek, bir yılan, bir deniz yıldızı ve bir iguana sevdim. Diğerlerini nasıl olsa severim diye.
Hayvanların ardından bir bot turuna katılıp körfezi boylu boyunca gezdik, Sydney Bridge ve Opera Houseu gördük. Sydney gerekten çok canlı, çok güzel, nefis bir şehir. Melbourne Ankaraysa Sydney İstanbul. Melbourneda akşamları haftaiçi saat 5 te hayat duruyor resmen. Ama Sydney 24 saat canlı, capcanlı. Melbourne daha sakin, Sydney daha heyecanlı. Belki de ben çok merkezindeydim Sydneyin ondan bana öyle geldi bilmiyorum.
Hele Opera House, sanırım bir mimarın en çok görmek isteyeceği yerlerden biri. Bir de Sagrada Famillia kilisesi:) Çok heyecanlandım zaten görünce, milyon tane fotoğraf çektim, taşlarına tek tek dokundum, sevdim:) O anda oynayan Carmenin fotoğrafını da anısı saklı kalsın diye çekiverdim:)
Bot turunun ardından Tay mutfağı denemesi için liman manzarasına nazır muhteşem bir restoranda berbat bir servisle ortalama bir yemek yedik. Oralarda en çok dikkatimi çeken şey buydu zaten, adamların süper manzaraları, bolca turistleri, herşeyleri var ama servis anlayışları yok. Bir kere saatlerce bekliyorsunuz, sonra özensiz dekorasyon, özensiz eşyalarla servis yapıyorlar. Üstüne de hiç ilgilenmiyorlar sizinle. Tokluktan sanırım. Türkiyede en küçük mahalle lokantasında bile ilgi daha fazladır yani.
Bir de her yer çekik göz kaynıyordu. Çalışanlar çinli, gezenler japon. Arada da geri kalan asyalılar.Çinin yarısı oralarda sanırım, o kadar çoktular ki.
O güne bir de market, monoraille gezi, kuleden şehri seyretme, ufak bir Chinatown gezisi de sığdırdık.Ertesi gün de Operahousea ve limana gittik, saatlerce oturdum opera houseun önünde, her detayını fotoğrafladım, doya doya seyrettim, hatta dokundum taşlarına:) Sonra da dönüş için havaalanına gittik.Çok güzel, çok eğlenceli, çok keyifli bir tur oldu, thank u cuz:)













9 Şubat 2008 Cumartesi

Ballarat Wild Life Park















Ballarat

Ballarat Australiaya ilk kez Avrupadan getirilen mahkumların ilk yerleştiği, altın aradıkları yermiş. Hala ilk günkü haliyle korunan ve restore edilen kasabada gönüllü çalışan kostüm giyen insanlar orayı hala o zamanlarda yaşanıyor havasına sokuyorlar.Hala akan suda altın arayabiliyorsunuz, eski dükkanlardan alışveriş yapabiliyorsunuz, eğer altın bulursanız sizin oluyor. Geçen sene bir kadın yumruk büyüklüğünde bir altın bulmuş eğer yanlış hatırlamıyorsam. biz de aradık ama sarı taş dışında bişey bulamadık:)
Bir de müzesi var, herşeyi maketlerle ve sesli heykellerle canlandırmışlar. Gemiyle geldikleri andan, altın madenlerine, yaşamlarına kadar. Çok keyifli, çok nostaljik bir yerdi.



kürkçü dükkanına döndük yine:)

Uzuuun bir zaman yazmamışım,
Yazacak birşey olmadığından değil, vakitsizlikten yazamadım bu sefer.
Çoook şey oldu bir ayda.
Melbourneda dönüş tarihimiz yaklaştıkça geziş hızımız da arttı. Gittiğim hafta kendime araştırıp bir gezilecek görülecek yerler listesi hazırlamıştım.
İki yer hariç listem tamamlandı.
Biri Philip Island dı, penguenleri doğal ortamlarında görmeye gidecektik, ama gece 12 ye kadar bekliyormuşuz, çok uzak bir noktaya gelip hemen suya atlıyorlarmış, sen de öylece kalıyormuşsun, bu muydu diyerek. Vazgeçtim ondan hem Ekinle o saate kadar soğukta beklememiz zor olacak diye, hem de göreceğimiz penguenler imparator penguen değil, küçüklerinden, onu da hayvanat bahçesinde doya doya gördük diye.
İkinci göremediğim yer de Botanic Garden. Oraya gideceğimiz gün Science Workse gidip oradan Botanic Gardena geçecektik, ama son anda planımızı değiştirip deniz kenarında başka bir gardena gittik, oraya sonra gideriz diye, sonra da kaldı, ama sanırım çok büyük bir eksiklik olmadı bizim için.
Ennn kötüsü Australian Open zamanı orada olup maça gidememek oldu. Çünkü central korttaki biletler aylar önce tükenmişti, yine de açık kortlara gidip diğer maçları bari görelim haftasonu dedik, ancak eniştem dönüş biletimizi o kadar erkene değiştirmiş ki, bize kalan tek ve son haftasonunda da Sydneye gitmeye karar verdik. Bu sayede çok büyük bir fırsatı kaçırmış oldum.
Ekin, babası ve halamla eniştem dayanamadılar daha fazla kalmaya orada, bu yüzden bir kaç hafta erken döndük, ama herkes için daha iyi oldu böylesi.
Başkasının evinde Ekin gibi bir çocukla kalmak cesaret ve süper iyi kuzenler isterdi.
Bende de ikisi de vardı neyse ki.
Sonuçta süper bir gezi, muhteşem bir deneyim ve harika anılarla döndüm. Çok çok güzeldi herşey.
Canım cuzime, küçük cuzilere, halamlara binlerce teşekkürler.
Şimdi sırada fotolar...